Fransız yeni dalgasının öncülerinden olan Jean Luc Godard sinemadaki burjuva temel anlayışına karşıdır. Ona göre bu anlayışın seyirciye vermek istediği bir mesajı, amacı, telosu vardır. İzlenilen film seyirciyi çok düşündürmeden neden-sonuç bağını kullanarak istenilen mesajı verir. Teknikler konusunda katı olan bu anlayışın temel olarak anlattığı birbirleriyle bağlantılı ve lineer bir şekilde ilerlediği olaylar söz konusudur. Godard ise bu burjuvazi anlatıya karşı çıkarak filmlerinde Brecht’in epik tiyatrosunda kullandığı yöntemi yani seyirciyle bizzat iletişim kurar. Filmlerinde dramatik bir izlek yoktur, olaylar neden sonuç bağından kopuk, belli bir sona bağlanmadan sonuçlanır. Modernizm ile hayatımıza giren zaman kavramından tamamen bağımsız olan, hikayelerin lineer bir şekilde ilerlemediği bir anlatı söz konusudur. Godard seyirciye vermek istediği anlatıyı imgeler aracılığıyla kapalı tutarak elitist sinemanın kullandığı yöntemin tam tersini yaparak verir.

    Yoğun bir burjuva eleştirisi yaptığı Weekend filminde ise Godard’ın modern sinema anlatılarına ve yöntemlerine olan eleştirisini anlayabiliriz. Weekend, Fransa’da hayatlarını sürdüren Corinne ve Paul çiftinin modernitenin oluşturduğu iş mesaisiyle geçen günlerinden sonra bir hafta sonu kaçamağı yapmak için Corinne’ in babasını ziyaret etmek için yola çıkmalarıyla başlar. Yola çıktıkları daha ilk anda trafik kazası yaşarlar ve bir anda silahlar patlamaya başlar. Bu anlamı olmayan ya da bağlantısı bize verilmeyen olayı karakterler hiç umursamadan hayatlarına devam ederler. İlerleyen sahnede yoğun bir trafik sıkışıklığında kalan karakterleri ve bunun sebebinin aslında büyük bir trafik kazası olduğunu görürüz. Bu sahnelerde birbirleriyle hisler açısından bağlantısı olmayan insanları görürüz. Örneğin bir sahnede kanlar içinde arabadan çıkmaya çalışan birini, diğer bir sahnede ise bu sıkışıklıktan dolayı sıkılmış satranç oynayan insanları, bir diğer sahnede ise tüm bunlara kayıtsız kalıp sohbet eden insanları görürüz. Adeta bizlere bir rüyadan fırlamış gibi kopuk kopuk, bir bütünlüğü olmayan sürrealist bir anlatı verir. Bu sahneyle birlikte Godard’ın sinemasındaki modernitenin insana verdiği kaygı ve endişenin kaybolmasını ve onun yerine duygunun olmadığı, acının ve hissin olmadığı postmodern getiriyi gözlemleyebiliriz. Bu duygusuzluğu Paul ve Corinne’in arabada yaptığı aslında bu yolculuğun tüm amacının Corinne’in babasını öldürüp onun mirasını alma niyetinde oldukları konuşmadan anlayabiliriz. Hislerinden tamamen kopuk bir şekilde “5 yıldır onu her hafta sonu zehirliyoruz” cümlesi aslında bize bunu net bir şekilde açıklıyor. Godard filmde kesik planlar kullanmayı tercih ediyor, kamera yakınken bir plan kullanırken kamera uzakken başka bir plan kullanıyor ve postmodernizm ile hayatımıza giren parçalı, bütünden uzak bir anlatı sunuyor. Bir diğer sahnede ise karakterler arasında şöyle bir muhabbet geçer:

– Bana isminizi söyleyin madam.
– Corinne Durand.
– Hayır, Durand eşinizin soyadı. Sizin ki ne?
– Kızlık soyadım mı? Corinne Dupont.
– Hayır, Dupont da babanızın soyadı. Sizin ki ne?
– Ne bileyim ben!
– Ne güzel. Daha kim olduğunuzu bile bilmiyorsunuz.

Bu diyalogla postmodernitenin getirisi olan bireyin kendini, kim olduğunu ve nereye ait olduğunu sorgulamadığını, üzerinde durmadan hayatına devam ettiğini anlarız. Postmodern birey ise modern birey olarak tanımladığımız rasyonel, umutlu, toplumsal bilinci olan öznenin mutlak hakikat algısı olmayan, arayışı olmayan özneye dönüştüğü halidir.

İki göçmenin konuşmalarına şahit olduğumuz sahnede epik tiyatro ögeleri kullanılarak Godard’ın da anlatım biçimi olan filmdeki öznenin bir anda kameraya bakarak bir nevi seyirciye bu izlediğinin bir kurgu olduğunu hatırlatır. Göçmenlerin, Marx ve Engels’in sınıf çatışması, toplumsal düzen hakkındaki düşüncelerinden yararlanarak izlediğimiz politik söylevleri bizlere postmodernite ile birlikte daha çok değinilen: sıradan insanın gündelik hayatını, toplumun çeperlerinde yaşayanların, dışlanmışların ‘’öteki’’nin hayatını anlatır. Bazı sahnelerde ise sanki tarihsel bir simülasyon izliyormuşçasına tarihi karakterlerle karşılaşırız. Örneğin Paul ve Corinne ormanda yollarını bulmaya çalışırken Emily Bronte’nin kitap okuduğunu görürüz veya bir anda kırlarda Rousseau’nun konuşmalarına şahit oluruz. Kurgusal kişiler ile tarihsel kişilerin karıştırıldığı melez bir anlatım izlediğimiz bu sahneyle birlikte adeta bir dejavu yaşarız. Filmin belirli sahnelerinde ise arka planda Shell, Renault gibi markaları gözlemleriz. Bu durum modernist dönemin sanat anlayışıyla tamamen çelişir çünkü modernist dönemde sanatın bir aurası vardır ve kirlenmemiş olması gerekir. Onlara göre, postmodernite ile birlikte ise modernitede ayıplanan sponsorluk ve sermaye yani filmde gördüğümüz kapitalist yapının bir parçası olan reklam olgusu çok net bir şekilde hayatımıza girer. Postmodern düşünür olan Fredric Jameson’ın anlatılarında bahsettiği gibi kapital artık her yere yayılmıştır, şirketler ve finansal enstrümanlar aracılığıyla kültürel alana da yayılmıştır.

Godard bu filminde, yapı söküm yöntemini kullanarak yani verilmek istenen mesajı seyirciye direkt vermeyerek modernist ve postmodernist dönemi yoğun bir şekilde eleştirmiştir.

KAYNAKÇA:
Yücel, Fırat. Jean Luc Godard: Sinemanın İmhası, 178.sayı, Altyazı dergisi.

Yazan: Aslıhan Arslan