Satantango, belki de 7,5 saatlik süresiyle Béla Tarr’ın filmografisine girmek için çok yanlış bir seçimdi. Belki de bundan önce Torino Atı gibi çok daha kısa filmlerinden biriyle yönetmenin anlatı diline kişinin kendisini alıştırması gerekiyordu. Bütün bunlara rağmen benim çok da yabancısı olmadığım bir tarz vardı karşımda. Tarkovsky’lerden başlayan Nuri Bilge Ceylan’a kadar giden, Bazin’in film kurgusu konusundaki ideallerini kendine yol olarak belirlemiş filmlerin izinden; artık çok taklit edildiği için midir yoksa sinema okumuş her yönetmenin geliştirdiği gözden mi kaynaklanır orasını bilemem ama benzerlerine aşina olduğum görsel anlatılar ve kompozisyonlarla dolu bir film vardı karşımda. Benzer bir dilin karşıma birçok filmde çıktığını, hatta benzeri örneklerinin neredeyse hepsinin siyah beyaz olduğunu söyleyebilirim. Hayatında daha önce adını saydığım bu isimleri izlemiş, yanında da biraz İtalyan Yeni Gerçekçiliği, biraz da Bergman tüketmiş kimse bu filmi izlerken o kadar da zorlanmayacaktı. Filmin böyle bir durumda size meydan okuyabileceği hatta neredeyse sizi yenebileceği tek alan süresiydi. Bu, sizinle Satantango arasındaki bir savaştı.

Öncelikle filmin seyirci için oldukça dostane bir şekilde açıldığını söylemem lazım. Dostane dediğime bakmayın, film ilk 10 dakikası boyunca ineklerin çıkardığı möö sesleri dışında size hiçbir diyalog sunmuyor. Tek plan boyunca akan bu sahnede insana dair işaretler sadece sağda solda bulunan umumi tuvaletler, çeşitli kulübeler ve buraların kapılarına, duvarlarına yazılmış insan icadı sayılar ve harfler. Dostane dediğim tarafıysa bütün bu tek plan boyunca filmin sizi geriye kalan 7 saat 10 dakikaya hazırlaması. Kameranın inek topluluğunu nasıl takip ettiği, bütün takip boyunca kusursuzca çözülen kameranın hareketiyle ilgili sorunları, mükemmel odağı ve hiçbir karesinde bile bozmayan mükemmel kompozisyonları… Eğer biraz bile bu işin nasıl yapıldığından anlıyorsanız, etkilenmemeniz mümkün değil. Bütün bu 10 dakika sizin fragmanınız, birazdan seyredeceklerinize karşılık hazırlık turunuz. Çünkü unutmayın, rakibiniz güçlü geliyor. 10 dakikalık sahne bitiyor, ekran kararıyor, kısa süreli sessizliğin ardından anlatıcının konuşmaya başlamasıyla ilk insan sesini duyuyoruz.

Hikâyenin başlangıcıyla beraber artık seyirciler olarak, özellikle de filmin süresini öncesinden kontrol etmiş aklı başında izleyiciler olarak, artık biliyoruz ki bizi çok uzun bir serüven bekliyor. İlk tokadımızı yiyeceğimiz andan habersiz olayları takip etmeye başlıyoruz. Tarr’ın olayları kamerayla aktarmasında, yer yer tercih ettiği sabit planlar, araya giren kamera hareketleri, kimi zaman alabildiğine geniş kadrajlar ve kimi zaman odaklandığımız karakterin bütün yüz hatlarını inceleyebileceğimiz yakın çekimlerle beraber biz artık bir oyunun kurbanları oluyoruz. Bazin sinemada kurguda manipülasyona oldukça karşı çıkan bir kuramcı. Bu filmin de Bazin’in yolundan gittiğini ve zamanı parçalarına ayırıp yeniden birleştiren biçimci bir anlayış yerine akışı olduğu gibi veren gerçekçi ekolü takip ettiğini söylemiştim. Bu yine de yer yer filmin bizi manipüle ettiği gerçeğini değiştirmez. Tarr’ın usta dokunuşuyla senaryoda olayları o anda kimin bakış açısından izlememiz gerekiyorsa, ekranda da o kadarına hakimiz. Mesela bazen sadece o anki karakterimizin gördüklerini görüyoruz, bazen de onun görmediği bir şeyi görsek bile farkında olduğu ya da hissettiği bir ihtimalin gerçek yüzüyle karşı karşıya kalıyoruz. Bazense yaklaşık yarım saat sürmüş gibi hissettiren ve hiç hareket dahi etmeyen sabit kompozisyonuyla, o an o mekânda bulunan herkesi gördüğümüzü sandığımız bir dans sahnesinin sonunda hiç yüzünü bile hatırlamadığımız adamın biriyle karşılaşıyoruz. İşte film bizim algılarımızla aynen bu şekilde oynuyor. En başta da bunu bize ana karakterin kim olduğuna dair yalan söyleyerek yapıyor.

Karakter isimlerini hatırlamakta kötüyüm, ne yazık ki bu konuda size yardımcı olamayacağım. Hangi karakterlerden spesifik olarak bahsettiğimi söyleyemem ama böylesi, bu filmin potansiyel izleyicileri için daha iyi olacaktır. Zaten alametifarikasının uyarlandığı kitaptan geldiğine inanarak söyleyebilirim ki karakter tasarımlarının özgünlüğü onları birbirlerinden isimlerini bile bilmeden ayırt edebilmenizi sağlıyor. 7,5 saatlik yaklaşık 10 tane karakterin neredeyse hepsini merkezine alarak anlatımını devam ettiren bir film için bu oldukça başarması güç bir iş. Evet, film uyarlandığı kitaba (muhtemelen) sadık kalarak bölümler halinde ilerliyor ve başta birbirleriyle ufak tefek tesadüfi bağlantılar haricinde alakası yokmuş gibi duran bu hikayelerin ve karakterlerin belli bir sürecin başından sonuna yaşadıklarını bize aktarıyor. Bütün hikayeler bir noktasında birbirine bağlanıyor ve en nihayetinde, filmin belki de en iyi bölümlerinden biri olan ve filme de adını veren “Örümcek Ağları II. Ve Şeytan Tangosu” bölümünün finalinde artık serüven boyunca adını çok duyduğumuz ana karakterin önderliğinde bütün bu karakterler bir araya geliyor, bir kişi hariç. O bir kişi de zaten bizim esas uyanışımıza sebep olan karakter, tanıtıldığı sahnede de filmin aslında nasıl bir yapı üzerine kurulu olduğunu da anlamış oluyoruz. Kendi bölümü boyunca karakteri takip edip sonrasında bir 5 saat kadar tekrar görmemek üzere kendisine veda ediyoruz ama unutmuyoruz. Bu filmin de başarılarından biri daha işte: bize tanıttığı hiçbir karakteri, onları son görüşümüzün üzerinden kaç saat geçerse geçsin, unutturmaması. Üstelik bunu çok basit hamlelerle yapıyor. Uzunca bir süre birkaç kez adından bahsedilmesi ve neredeyse hiçbir şey söylemediği tek sahnelik tanıtımı dışında hakkında hiçbir şey bilmediğimiz İrimias, bir yerden sonra filmin ana odağı haline geliyor. Onun sözleri bütün köy halkının dikkat kesilmesiyle adeta İsa’nın nasihatlerine dönüşüyor. Bütün köy halkının başta ölü olduğunu sandığı bu karakterin geri dönüş haberi film boyunca bütün karakterlerimizin en az bir kez andığı bir olay haline geliyor. “İrimias geliyor” cümlesi filmin uzun süresi boyunca bize sonuçlarını merak ettirmek üzere aklımıza kazınıyor.

Bitmek bilmeyen uzun çekimlerin, zamanın akışını bozmadan, tıpkı karakterlerin de yaşadığı gibi bize de işkence gibi gelmeye başladığı bu filmde artık tek çaremiz dikkatlice olacakları izleyip filmin sonuna kadar sabretmek oluyor. Evet, bütün bu övgülerin yanında film gerçekten size süresini hissettiriyor. Esasında bundan kaçınmıyor, bunu istiyor. Filmin kendisini bırakıp zamanın kendisiyle bir mücadele içine giriyorsunuz. 7,5 saatin gerçekten de bir film uğruna hayatınızdan alınmasına değiyor mu bu gördükleriniz, tanıklık ettikleriniz ve dinledikleriniz? Ne yazık ki gerçekten bu soruya doğru düzgün bir cevap bulabilmenin tek yolu bu filmi izlemek. Özellikle beni inanılmaz çelişkiye sokan bazı tetikleyici sahneler geliyor aklıma. Üstelik kısa sahneler de değil bunlar, üzerine yazılıp çizilmiş çok şey var. Etik tarafının üstüne tartışan yüzlerce hatta binlerce insan mevcut. Emin olun, benim sahip olduğum hassasiyetlere sahip olmasanız bile o kadar uzun süre aynı şeye maruz kalmak sizde de ister istemez benzer bir reflekse sebep olabiliyor. Bütün olaylar son bulduğunda, peşi sıra gelen sahnelerde gözünüze çarpan bir detay bütün o işkenceyi unutmamanıza sebep oluyor. Gerçekten her şey son bulduğunda siz de seyirci olarak rahatlıyorsunuz ama karakterler için bu dediklerim geçerli olmuyor, siz onları izlemeye devam ediyorsunuz ve onların bilmedikleri şeyleri biliyorsunuz. Film artık bu aşamada sadece sizi değil, karakterleri de manipüle ediyor. Gerçekliğin aslında çok göreceli olması, bir kişinin bildiğini başka birisinin tam anlamıyla asla bilemeyeceği gibi konuları düşünmeye itiliyorsunuz. İrimias da köylüleri tam da bu şekilde avucunun içinde tutuyor, onları yönlendiriyor, kimi sahnelerde zamanın kendisine bile müdahale ediyor. Adeta usta bir ressamın elinden çıkmış gibi duran, hiçbir karakterin en ufak kasını bile kıpırdatmadığı kompozisyonlar karşılıyor bizi. Orada hayat olduğuna dair ender işaretlerse rüzgârdan dalgalanan saç telleri, durdurulamayan sigara dumanı, dış mekân sahnelerde kadrajdan eksik kalmayan şiddetli yağmur ve rüzgâr, bazen de kameranın hareketleri.

Satantango, uzun planlarla bezeli diğer yapımlardan edindiğimiz alışkanlıklar üzerine geliştirdiğimiz beklentileri yüz üstü bırakıyor ve bize sıklıkla sunacağı baskın olarak akordeon sesini duyduğumuz müziğiyle karşılık veriyor.  Uzun ve meşhur dans sahnesinde de olduğu gibi direkt filmin içerisindeki karakterlerin organik yollarla icra ettiği müziğinin yanında bizi sessizliğe gömebileceği bazı anlarda, sahnenin parçası olmayan ve Hollywood yapımlarından alışkın olduğumuz gibi sonradan filme eklenen müzikler de mevcut. İşte kimi zaman sesin eksik kalmadığı, kimi zamansa bizi tümüyle sessizliğe gömen bu anlatının bizi götürdüğü nokta tıpkı başlangıcında olduğu gibi karanlığın kendisi. Film, varoluşçu tutumunu son sahnesinde bile bırakmıyor. Bizim seyir sürecinde uyanışımıza sebep olan karakter, bütün ışığı elimizden alıyor ve açılış monoloğunun kulaklarımızı ikinci kez ziyaretinin eşliğinde Béla Tarr’ın eşsiz yapımına veda ediyoruz.

Yazan: Mustafa Özyılmaz